15 Mayıs 2018 Salı

DOSTOYEVSKİ’NİN SUÇ VE CEZA ADLI ROMANINDA YEME VE İÇME EYLEMLERİNİN İNCELENMESİ


                                                                                                                         
GİRİŞ
Dil Nedir?
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir araç; kendi kuralları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir kurum; seslerden örülmüş mükemmel bir yapıdır.
 Dilin önemini, değerini, gücünü ve insan yaşamındaki yerini iyice kavrayabilmek için bir an yeryüzünde dil adını verdiğimiz düzenin olmadığını ve insanoğlunun konuşma yeteneğinden mahrum olduğunu varsayalım; “Öteki insanlarla birlikte bir toplum oluşturmamız, o toplumun bireyi olarak yaşamamız, düşünce ve isteklerimizi belirtmemiz çok büyük ölçüde güçleşecek, eksik, güdük bir anlaşma ortamı sağlayan birtakım jest ve mimiklerle, bağırma biçimindeki seslerle sınırlı kalacaktı.”[II] Şüphesiz dil her şeyden önce bir anlaşma aracıdır. Dil canlı bir vasıta gibidir. İnsanlara hizmet eder; ama onların keyiflerine tâbi değildir. İnsanın, dilini hiç bilmediği bir ülkede karşılaşacağı güçlük ve çekeceği sıkıntılar dilin insan için ne kadar önemli olduğunu en güzel şekilde ortaya koyar.
Dilin kendine özel birtakım kuralları vardır. Dil kuralları, dilin kuruluşunu, dilin yapısının biçimini gösterirler. Dilin oluşunu, hayatını ve gidişatını bu kurallar düzenler ve yönetir. “Dil bu kanunlar çerçevesinde yaşayan canlı bir varlıktır.”[III] Dil bazı insanların veya zümrelerin değil, bütün bir milletin ortak malıdır. Bir milletin, bir vatanın dili onun her bölgesinde, her yerinde geçerli ortak memleket dilidir.
İnsanoğlu dil aracılığıyla yalnızca isteklerini değil, yapmayı planladığı şeyleri, duygularını dert ve neşelerini söze ve yazıya dönüştürebilir, insanları etkileyebilir, yönlendirebilir, çığırlar dönemler açabilir. “Dilin erişemeyeceği, anlatamayacağı düşünce, duygu yoktur; yeter ki gerekli anlatım gücüne sahip olunsun.”[IV] Dil yalnızca düşünceyi söze, yazıya dönüştürmekle kalmamakta, aynı zamanda onu biçimlendirmekte, etkilemektedir de. Dil sosyal ve milli bir kurumdur; dolayısıyla milleti oluşturan unsurların başında gelir.
“Dil, seslerden müteşekkildir. Sesler yan yana gelerek sözcükleri ve sözcük öbeklerini meydana getirirler. Bu sesler elbette ki insan sesleridir. Dil bir milletin diğer milletlerden farklı olan terennümü ve konuşmasıdır. Dil bir milletin ses dünyasıdır. Dil düşüncenin aynasıdır. Onun için dil bir milletin düşünce sistemini gösterir. İkinci olarak dil milli hafızanın, milli hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddi ve manevi değerlerin, bütün buluş ve yaratışların müşterek hazinesidir.”[V] Dil insanları birbirine bağlayan bir bağdır.
Özetle dil millet denilen insan topluluğunun en önemli sosyal varlığıdır. Dil insana özgü bir yetenektir. İnsan zihnine yerleşmiş bir dile ait düzenin işleyişi konusu bugüne kadar yeterince aydınlatılamamıştır. Dilin işleyişi birçok ilkeye bağlıdır. Dil esas itibariyle ve ilk bakışta cümlelerden, sözcük gruplarından ve sözcüklerden ibarettir.
Ses ve Harf Nedir?
Ses parçalanamayan en küçük dil birliğidir. “En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün dil birlikleri seslerden yapılır.”[VI] Seslerin tek başına anlamları yoktur. Sesler söylenilen, ağızdan çıkan, işitilen, yani konuşulan küçük dil birlikleridir; dili yazıya geçirmek için bu küçük birlikler birtakım işaretlerle karşılanır, bu işaretlere harf denir. Sesler yan yana gelerek sözcükleri meydana getirirler.
Sözcük Nedir?
“Bir veya birden çok heceli ses öbeklerinden oluşan ve tek başlarına zihindeki belirli kavramlara karşılık olan somut veya soyut söz kalıplarına Sözcük denir. Dilin sözcükleri ya anlamlı ya da görevli dil birimlerinden oluşmuştur.”[VII]
Eylem Nedir?
Şekil bilgisinin addan sonra en önemli ögesi olan eylemler, iş ve hareket bildiren önemli sözlerdir. Eylemler, karşıladıkları hareketlerle zaman ve mekân kapsamı içinde, somut ve soyut nesne ve kavramlarla ilgili her türlü oluş, kılış, kılınış ve durumları bildirirler: al-, başla-, büyü-, getir-, ört-, tut-, uza-, yar-, yeşer- gibi.
Gramer konuları ne türlü bir sınıflandırmadan geçirilirse geçirilsin, bunların hepsinde eylemin yer aldığı görülür. Demek ki eylem, dilin vazgeçilmez temel birimidir. “Adlar gramer açısından kendi başlarına birer bağımsız nitelik taşıyan canlı, cansız, somut, soyut varlık ve nesnelerle kavramları karşılayan sözler oldukları hâlde, fiiller bağımsız değil, bağımlı söz türleridir. Çünkü bunlar tek başlarına kullanılamazlar. Karşıladıkları iş ve hareketler, ancak adlarla olan ilişkileri ile ortaya çıkar.”[VIII]
Yeme İçme Eylemleri
Yeme içme, türlü yiyecek ve içeceklerle beslenme anlamına gelir.
Yemek Nedir?
Birçok anlamda kullanılabilen bu kelime bizim incelememizde de soyut, somut ve mecaz anlamlarda kullanılmıştır. Başlıca anlamlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
İsim olarak Yemek Sözcüğü:
-Yemek yeme, karın doyurma işi.
-Yenmek için pişirilip hazırlanmış yiyecek, aş, taam.
-Günün belirli saatlerinde yenilen besin.
-Çağrılıları ve konukları yemekle ağırlama.
Eylem olarak Yemek Sözcüğü:
-Ağızda çiğneyerek yutmak.
-Aşındırmak, kemirmek, oymak, delmek.[IX]
İçmek Nedir?
İçmek eylemi de farklı anlamları karşılayabilmektedir. Bunlardan bazıları şunlardır:
-Bir sıvıyı ağza alıp yutmak.
-Sigara, nargile vb. nin dumanını içe çekmek.
-Bir şey, bir sıvıyı içine çekmek, emmek.[X]

SUÇ VE CEZA’DA GEÇEN YEME İÇME EYLEMLERİ
Dünya edebiyatının en çok okunan, en büyük romanlarından biri olarak kabul edilen Suç ve Ceza’nın ilk iki yüz sayfasını değerlendirdiğim bu incelemede Bordo Siyah Klasik Yayınlar Yayınevi’nin İstanbul 2007 basımını esas aldım. Romanda incelediğim yeme içme eylemleri toplam 83 fişte topladım.
A. YEME EYLEMLERİ
Yedi grupta incelediğim yeme eylemleri aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır:
a. Yeme Eyleminin Gerçekleşmemesi Durumu: Bu grupta yeme eylemi gerçekleşmemiştir ya da gerçekleşememektedir. İhtiyari veya gayr-i ihtiyari olarak bu eylem gerçekleşmez. Burada 12 cümle içersinde geçen yeme eylemlerine dikkat çekmek istiyorum. Bu eylemler şunlardır:
×         Herhalde dünden beri bir şey yememiş olacaksın. (s.178)
×         Ev sahibesi kadın yemeğini keseli iki hafta oluyordu. (s.67)
×         Ah efendim, çocukların üç günden beri bir lokma ekmek bulamadıkları bir durumda, kızcağız ne yiyip içebilirdi ki? (s.53)
×         Günlerdir boğazından hiçbir şey geçmemiş olan çocukları ağlaşıyorlardı… (s.54)
×         Çocuklar ağlaşınca, açlıktan ağlaşsalar bile hemen onları dövmeye kalkar. (s.54)
×         Aç oturduğu halde, şu ana kadar gidip kadınla görüşmeyi aklına bile getirmemişti. (s.67)
×         Üç gündür ağzına lokma koymamış gibi büyük bir iştahla yemeye başladı. (s.184)
×         Sonra sığır eti de yiyemez!.. (s.198)
×         Ağzına hemen hemen iki gündür hiçbir şey koymamıştı. (s.35)
×         Sonra bu ani halsizliğini açlığına verdi. (s.42)
×         Yalnız, ne yaptın da onu sana yemek yollamayacak bir hale getirdin? (s.187)
×         Elbette mantar, hıyar gibi şeyler veremezsiniz! (s.198)
b. Yeme Eylemine Zemin Hazırlayan Durumlar: Bu grupta henüz gerçekleşmeyen yeme eylemlerinden söz edebiliriz. Yemek yenmek üzeredir ve bununla alakalı eylemler kullanılmıştır. Bu grupta 8 cümlede geçen eylemlerden söz edebiliriz, bunlar:
×         Ona hastanın ne yediğini anlattılar ve neler verebileceklerini sordular. (s.198)
×         Eski yerine oturarak yemeğinin geri kalanını yemeye ve birasını içmeye koyulan Razumihin… (s.185)
×         Sonra da ekmeği ve kaşığı aldı, yemeye başladı. (s.118)
×         Bu yalanları, beni evden kovmasınlar, yemek versinler diye uydurmuştum. (s.188)
×         Sen yemek yiyecek misin, ondan haber ver? (s.179)
×         Şimdi bir şey yemek ister misin? (s.180)
×         Biraz bir şey yemez misin? (s.118)
×         Meyhaneye girerek bir kadeh votka içti, arasında bir şeyler olan bir börek aldı. (s.100)
c. Niteliğine Göre Yeme Eylemleri: Bu grupta yeme eylemlerini nitelik yönünden bir sınıfa tabi tuttuk. Yenilen, yenilecek olan veyahut yenilemeyen/yenmeyen yemeklerin türüne göre sıraladığımız eylemler 6 cümle halinde verilmiştir:
×         Şişko kadın çatur çutur fındık kırıp yiyor, gülüyor. (s.105)
×         Kadın çatur çutur fındık kırıp yiyor, ara sıra da gülüyordu. (s.104)
×         Boşuna arpa yiyor. (s.103)
×         Böreğini sokakta bitirdi. (s.100)
×         Kuru ekmekle kalkar sofradan. (s.51)
×         Elbette mantar, hıyar gibi şeyler veremezsiniz! (s.198)
d. Niceliğine Göre Yeme Eylemleri: Bu grupta yeme eylemlerini nicelik yönünden bir sınıfa tabi tuttuk. Elbette ki nicel derken sayı ve miktar akla gelmekte fakat biz burada belirsiz olan ve akla miktar getiren sözcükleri de bu sınıfta değerlendirdik. Bu grupta toplam 3 cümle bulunmaktadır. Şöyle ki:
×         Üç gündür ağzına lokma koymamış gibi büyük bir iştahla yemeye başladı. (s.184)
×         Az ve iştahsız yedi, adeta mekanik bir hareketle üç dört kaşık çorba içti. (s.118)
×         Günlerdir boğazından hiçbir şey geçmemiş olan çocukları ağlaşıyorlardı. (s.54)
e. Mecaz Anlamda Kullanılan Yeme Eylemleri: Bu grupta değerlendirdiğimiz eylemler şekilce yeme eylemidir fakat anlamca başka şeyler çağrıştırmaktadır. Bu sınıfta deyimler de yer almaktadır. Şekilce farklı olan fakat anlamca yeme eylemini karşılayan sözcükler de bu grupta değerlendirilmiştir. Bu grupta 5 cümle verilmiştir:
×         Varsınlar birbirlerini çiğ çiğ yesinler. (s.96)
×         Boşuna kendini yiyip bitirecektin. (s.72)
×         Aradığımı da buldum ve tattım (hakaret ve gözyaşı anlamında kullanılmıştır). (s.60)
×         Ağzına hemen hemen iki gündür hiçbir şey koymamıştı. (s.35)
×         Sonra bu ani halsizliğini açlığına verdi. (s.42)
f. Yeme Eylemi Gerçekleşirken Bulunulan Durum: Bu grupta değerlendirilen eylemler yeme eyleminin gerçekleştiği anda içinde bulunulan fiziksel/ruhsal durumla alakalıdır. İki cümlede değerlendireceğiz:
×         Üç gündür ağzına lokma koymamış gibi büyük bir iştahla yemeye başladı. (s.184)
×         Az ve iştahsız yedi, adeta mekanik bir hareketle üç dört kaşık çorba içti. (s.118)
g. Haber (Bildirme) Kiplerine Göre Yeme Eylemleri: Bu grupta da yukarıdaki sınıflandırmalar içinde değerlendirilemeyen eylemleri incelemeye çalışacağız. Yemek eylemleri bu grupta dört başlık altında incelenecektir:
1. Geniş Zamanda Kullanılan Yeme Eylemleri: Bu eylemlerde bir genel durum söz konusudur. Her zaman yapılan işlerde bu kip kullanılmıştır. Bu eylemler 6 cümle üzerinde inceleyelim:
×         Biraz bir şey yemez misin? (s.118)
×         Şimdi bir şey yemek ister misin? (s.119)
×         Kuru ekmekle kalkar sofradan. (s.51)
×         Sonra sığır eti de yiyemez. (s.198)
2. Şimdiki Zamanda Kullanılan Yeme Eylemleri: Bu eylemlerde o anda yapılan yeme eylemi söz konusudur:
×         Çünkü dört günden beri ne bir şey yiyorsun ne de içiyorsun! (s.181)
×         Boşuna arpa yiyor. (s.103)
×         Kadın çatur çutur fındık kırıp yiyor, ara sıra da gülüyordu. (s.104)
×         Sevgili Rodya, şimdi her gün burada böyle yemek yiyorum. (s.185)
×         Şişko kadın çatur çutur fındık kırıp yiyor, gülüyor. (s.105)
3. Gelecek Zamanda Kullanılan Yeme Eylemleri: Burada ya yeme eylemi henüz gerçekleşmemiştir ya da eylem şeklen bu kipte çekimlenmiştir:
×         Sen yemek yiyecek misin, ondan haber ver? (s.179)
4. Geçmiş Zamanda Kullanılan Yeme Eylemleri: Bu grupta da yeme eylemi daha önce gerçekleşmiştir. Burada hem Görülen Geçmiş Zaman hem de Duyulan Geçmiş Zaman kiplerine yer vereceğiz:
×         Ağzına hemen hemen iki gündür hiçbir şey koymamıştı. (s.35)
×         Aradığımı da buldum ve tattım. (s.60)
×         Ona hastanın ne yediğini anlattılar ve neler verebileceklerini sordular. (s.198)
×         Bir şeyler yedi mi? (s.198)
×         Herifin biri yemek yemiş, parasını vermek istememiş. (s.158)
×         Böreğini sokakta bitirdi. (s.100)

B. İÇME EYLEMLERİ
Yedi grupta incelediğim içme eylemleri aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır:
a. İçme Eyleminin Gerçekleşmemesi Durumu: Bu grupta içme eylemi gerçekleşmemiştir ya da gerçekleşememektedir. İhtiyari veya gayr-i ihtiyari olarak bu eylem gerçekleşmez. Burada 4 cümle içersinde geçen içme eylemlerine dikkat çekmek istiyorum. Bu eylemler şunlardır:
×         Uzun zamandır votka içmemişti. (s.100)
×         Aşırı içki içebilir, ama ağzına bir damla koymadan da edebilirdi. (s.98)
×         Çaya hiç dokunmamıştı. (s.118)
×         Üstüne üslük susuzluktan yanıyordu. (s.42)
b. İçme Eylemine Zemin Hazırlayan Durumlar: Bu grupta henüz gerçekleşmeyen yeme eylemlerinden söz edebiliriz. Yemek yenmek üzeredir ve bununla alakalı eylemler kullanılmıştır. Bu grupta11 cümlede geçen eylemlerden söz edebiliriz, bunlar:
×         Daha bir hafta önce kavga ettiği ev sahibemiz Amaliya Fyodorovna’yı kahve içmeye çağırdı. (s.57)
×         Nastasya’cığım, bira ister misin? (s.185)
×         Çay içer miydin? (s.148)
×         Dur hele Nikolay, bir şey içmeyecek misin? (s.204)
×         Eski yerine oturarak yemeğinin geri kalanını yemeye ve birasını içmeye koyulan Razumihin… (s.185)
×         Ondan ‘iki banknot’ almış, evine dönerken kötü bir meyhaneye uğrayıp bir çay ısmarlamış ve derin birtakım düşüncelere dalmıştı. (s.113)
×         Bardağına içki koydu, hepsini içti ve duraksadı. (s.47)
×         Bir bira istedi. (s.42)
×         Canı soğuk bir bira içmek istedi. (s.42)
×         Kendisini iyi karşıladık, kahve ikram ettik. (s.75)
×         Sağ eliyle de bir kaşık çorba alıp, yanmasın diye önceden birkaç kez üfledikten sonra arkadaşının ağzına götürdü. (s.184)
c. Niteliğine Göre İçme Eylemleri: Bu grupta içme eylemlerini nitelik yönünden bir sınıfa tabi tuttuk. İçilen, içilecek olan veyahut içilemeyen/içilmeyen içeceklerin türüne göre sıraladığımız eylemler 6 cümle halinde verilmiştir:
1. Alkolsüz İçecekler Kullanılarak Oluşturulmuş Eylemler: Bu sınıfta içme eylemiyle birlikte kullanılan içilen nesneler niteliklerine göre alkolsüzdür. Bu grupta 10 cümle inceleyeceğiz:
×         Anlaşılan iskambil oynuyorlar, çay içiyorlardı. (s.62)
×         Herkes yemek yiyor, Raskolnikov ise sürekli su içiyor, hem de oracıkta, yanı başında şırıl şırıl akan bir ırmaktan su içiyordu. (s.118)
×         Bir parti bilardo oynamış, şimdi de çay içmeye koyulmuşlardı. (s.113)
×         Yalnız bir yudum soğuk su içtiğini ve maşrapadaki suyu da göğsüne boşalttığını biliyordu. (s.179)
×         Çay içer miydin? (s.148)
×         Yalnız birkaç kaşık çay içirebildik. (s.181)
×         On kaşık kadar çay içtikten sonra, birdenbire başını kurtardı. (s.185)
×         … çay kaşığıyla ona çay içirmeye başladı. (s.185)
×         Nastasya, çay tabağını elinde tutuyor, çayını ‘kıtlama’ içiyordu. (s.186)
×         Daha bir hafta önce kavga ettiği ev sahibemiz Amaliya Fyodorovna’yı kahve içmeye çağırdı. (s.57)
2. Alkollü İçecekler Kullanılarak Oluşturulmuş Eylemler: Bu grupta hem alkollü içkinin türünün belirtildiği cümleler hem de sadece içme eylemi kullanılmış fakat anlamca alkollü bir içki içildiği anlaşılan cümleler inceleyeceğiz:
2a. Yalnızca İçme Eylemi Kullanılanlar: Bu grupta ‘içki’ kelimesi geçmeden içmek eylemi kullanılmıştır. Anlamdan çıkarılan sonuca göre içilen nesnenin alkollü bir içki olduğu anlaşılmaktadır. Bu grupta 9 cümle inceleyeceğiz:
×         Ne kadar çok içersem öylesine çok hissediyorum. (s.50)
×         İçiyorum, çünkü acı çekmek istiyorum. (s.50)
×         İçmiştim çünkü. (s.205)
×         Sen de onunla içtin ha! (s.64)
×         İşte içiyorum, içtim bile! (s.59)
×         Kendini salmış, bitkin bir hali vardı, ama içtikçe çenesi açılıyordu. (s.56)
×         Sen de onunla içtin, değil mi? (s.64)
×         Sonra birdenbire kadehini hızlı hızlı doldurdu, bir yudumda içti. (s.54)
×         Herhalde bir yerlerde içirip tuzağa düşürmüşler. (s.93)
2b. Alkollü Bir İçki İçildiği Açıkça Belli Olan Eylemler: Bu grupta sadece ‘içki’ sözcüğü geçen cümleler, mecaz anlamlı içme eylemleri ve özel adlarıyla alkollü içecek isimleri verilenler mevcuttur. Bu maddeyi de iki sınıfa ayırmak mümkündür:
×         ‘İçki’ Sözcüğü İçerenler:
×         Bardağına içki koydu, hepsini içti ve duraksadı. (s.47)
×         Bu yüzden topu topu bir kadeh içmiş olmasına rağmen, içki hemen etkisini gösterdi. (s.100)
×         Arada bir önündeki içkisinden bir yudum alarak çevresindekilere göz atıyordu. (s.42)
×         Aşırı içki içebilir, ama ağzına bir damla koymadan da edebilirdi. (s.98)
×         İçkide acı ve duygu aradığım için içiyorum. (s.50)
×         Mecaz Anlamlı İçme Eylemleri:

×         Duneçka, özellikle Svidrigaylov, ordudan kalma bir alışkanlıkla kafayı çektiği zamanlar, kendini pek mutsuz hissediyordu. (s.171)
×         İlk bardağı hırsla yuvarladı. (s.42)
×         Kendimi içkiye verdim. (s.52)
×         Bu Nikolay, içici bir adam olmamasına rağmen ara sıra kafayı çekmesini sever. (s.203)
×         Üst üste iki kadeh yuvarladı, paranın üstünü cebine atarak çıkıp gitti. (s.203)

×         İçkinin Türüne Göre İçme Eylemleri:
a. Votka:
×         Meyhaneye girerek bir kadeh votka içti, arasında bir şeyler olan bir börek aldı. (s.100)
×         Uzun zamandır votka içmemişti. (s.100)
b. Bira:
×         Canı soğuk bir bira içmek istedi. (s.42)
×         Bir bira istedi. (s.42)
×         Eski yerine oturarak yemeğinin geri kalanını yemeye ve birasını içmeye koyulan Razumihin… (s.185)
×         Nastasya’cığım bira ister misin? (s.185)
×         İçinde bir bardak kadar bira kalmış şişeyi aldı, göğsündeki ateşi söndürmek ister gibi hepsini bir yudumda büyük bir hazla içti. (s.192)
3. Yoğun Kıvamlı İçecekler Kullanılarak Oluşturulmuş Eylemler: Burada bahsi geçen içecek türü çorca vs. dir:
×         Delikanlı, getirilen çorbayı içmeye koyuldu. (s.67)
×         Az ve iştahsız yedi, adeta mekanik bir hareketle üç dört kaşık çorba içti. (s.118)
4. Dumanı İçe Çekilerek Gerçekleşen İçme Eylemleri:
×         Bu haline bakmadan, yanında sigara içiyorum diye de bana kafa tutuyor. (s.159)
×         Üstelik de bağırıp çağırmakla, sigara içmekle hepimizi hiçe sayıyorsunuz! (s.154)
d. Niceliğine Göre İçme Eylemleri: Bu grupta içme eylemlerini nicelik yönünden bir sınıfa tabi tuttuk. Elbette ki nicel derken sayı ve miktar akla gelmekte fakat biz burada belirsiz olan ve akla miktar getiren sözcükleri de bu sınıfta değerlendirdik. Bu grupta toplam 16 cümle bulunmaktadır. Şöyle ki:
×         İçinde bir bardak kadar bira kalmış şişeyi aldı, göğsündeki ateşi söndürmek ister gibi hepsini bir yudumda içti. (s.192)
×         Sonra, ikinci ve üçüncü kaşıkları da yuttu. (184)
×         Aşırı içki içebilir, ama ağzına bir damla koymadan da edebilirdi. (s.98)
×         Arada bir önündeki içkisinden bir yudum alarak çevresindekilere göz atıyordu. (s.42)
×         Ama Razumihin birkaç kaşık içirdikten sonra birdenbire durdu. (s.184)
×         On kaşık kadar çay içtikten sonra, birdenbire başını kurtardı. (s.185)
×         Sonra birdenbire kadehini hızlı hızlı doldurdu, bir yudumda içti. (s.54)
×         Meyhaneye girerek bir kadeh votka içti, arasında bir şeyler olan bir börek aldı. (s.100)
×         Raskolnikov büyük bir istekle ilk kaşığı içti. (s.184)
×         Yalnız birkaç kaşık çay içirebildik. (s.181)
×         Bu yüzden, topu topu bir kadeh içmiş olmasına rağmen, içki hemen etkisini gösterdi. (s.100)
×         Üst üste iki kadeh yuvarladı, paranın üstüne cebine atarak çıkıp gitti. (s.203)
e. Mecaz Anlamda Kullanılan İçme Eylemleri: Bu grupta değerlendirdiğimiz eylemler şekilce içme eylemidir fakat anlamca başka şeyler çağrıştırmaktadır. Bu sınıfta deyimler de yer almaktadır. Şekilce farklı olan fakat anlamca yeme eylemini karşılayan sözcükler de bu grupta değerlendirilmiştir. Bu grupta 9 cümle verilmiştir:
×         Mitrey bana, Nikolay’ın kendini içkiye verdiğini, şafak sökerken sarhoş bir halde eve geldiğini… (s.204)
×         Aradığımı da buldum ve tattım. (s.60)
×         Bu Nikolay, içici bir adam olmamasına rağmen ara sıra kafayı çekmesini sever. (s.203)
×         Kendimi içkiye verdim. (s.52)
×         İlk bardağı hırsla yuvarladı. (s.42)
×         Çaya hiç dokunmamıştı. (s.118)
×         Üstüne üslük susuzluktan yanıyordu. (s.42)
×         Duneçka, özellikle Svidrigaylov, ordudan kalma bir alışkanlıkla kafayı çektiği zamanlar, kendini pek mutsuz hissediyordu. (s.71)
×         Üst üste iki kadeh yuvarladı, paranın üstünü cebine atarak çıkıp gitti. (s.203)
f. İçme Eylemleri Gerçekleşirken Bulunulan Durum: Bu grupta değerlendirilen eylemler içme eyleminin gerçekleştiği anda içinde bulunulan fiziksel/ruhsal durumla alakalıdır. İki cümlede değerlendireceğiz:
×         Nastasya, çay tabağını elinde tutuyor, çayını ‘kıtlama’ içiyordu. (s.186)
×         Az ve iştahsız yedi, adeta mekanik bir hareketle üç dört kaşık çorba içti. (s.118)
×         İlk bardağı hırsla yuvarladı. (s.42)
×         Duneçka, özellikle Svidrigaylov, ordudan kalma bir alışkanlıkla kafayı çektiği zamanlar, kendini pek mutsuz hissediyordu. (s.71)
×         İçinde bir bardak kadar bira kalmış şişeyi aldı, göğsündeki ateşi söndürmek ister gibi hepsini bir yudumda içti. (s.192)
×         Arada bir önündeki içkisinden bir yudum alarak çevresindekilere göz atıyordu. (s.42)
×         Raskolnikov büyük bir istekle ilk kaşığı içti. (s.184)
g. Haber (Bildirme) Kiplerine Göre İçme Eylemleri: Bu grupta da yukarıdaki sınıflandırmalar içinde değerlendirilemeyen eylemleri incelemeye çalışacağız. İçme eylemleri bu grupta dört başlık altında incelenecektir:
1. Geniş Zamanda Kullanılan İçme Eylemleri: Bu eylemlerde bir genel durum söz konusudur. Her zaman yapılan işlerde bu kip kullanılmıştır. Bu eylemler 2 cümle üzerinde inceleyelim:
×         Çay içer miydin? (s.148)
×         Nastasya’cığım, bira ister misin? (s.185)
2. Şimdiki Zamanda Kullanılan İçme Eylemleri: Bu eylemlerde o anda yapılan içme eylemi söz konusudur:
×         Bu haline bakmadan, yanında sigara içiyorum diye de bana kafa tutuyor. (s.159)
×         Herkes yemek yiyor, Raskolnikov ise sürekli su içiyor, hem de oracıkta, yanı başında şırıl şırıl akan bir ırmaktan su içiyordu. (s.118)
×         Anlaşılan iskambil oynuyorlar, çay içiyorlardı. (s.62)
×         İşte içiyorum, içtim bile!.. (s.59)
×         İçiyorum, çünkü acı çekmek istiyorum. (s.50)
×         Nastasya, çay tabağını elinde tutuyor, çayını ‘kıtlama’ içiyordu. (s.186)
3. Gelecek Zamanda Kullanılan İçme Eylemleri: Burada ya içme eylemi henüz gerçekleşmemiştir ya da eylem şeklen bu kipte çekimlenmiştir:
×         Dur hele Nikolay, bir şey içmeyecek misin? (s.204)
4. Geçmiş Zamanda Kullanılan İçme Eylemleri: Bu grupta da yeme eylemi daha önce gerçekleşmiştir. Burada hem Görülen Geçmiş Zaman hem de Duyulan Geçmiş Zaman kiplerine yer vereceğiz:
×         Kendisini iyi karşıladık, kahve ikram ettik. (s.75)
×         Bu yüzden, topu topu bir kadeh içmiş olmasına rağmen, içki hemen etkisini gösterdi. (s.100)
×         Yalnız birkaç kaşık çay içirebildik. (s.181)
×         Meyhaneye girerek bir kadeh votka içti, arasında bir şeyler olan bir börek aldı. (s.100)
×         Sonra birdenbire kadehini hızlı hızlı doldurdu, bir yudumda içti. (s.54)
×         Sonra ikinci ve üçüncü kaşıkları da yuttu. (s.184)
×         Üst üste iki kadeh yuvarladı, paranın üstünü cebine atarak çıkıp gitti. (s.203)
×         Çaya hiç dokunmamıştı. (s.118)
×         Sen de onunla içtin, değil mi? (s.64)
×         Uzun zamandır votka içmemişti. (s.100)
×         Sen de onunla içtin ha! (s.64)
×         İçmiştim çünkü. (s.205)
C. YEME İÇME EYLEMLERİNİN BİRLİKTE KULLANILDIĞI DURUMLAR
Burada yeme ve içme eylemleri ikileme ya da buna benzer şekillerde yer alırlar. Sadece yeme veya sadece içme eylemi barındırmadıkları için bu cümleleri farklı bir sınıfta değerlendirdik.
a. Şekilce Yeme İçme Eylemlerinin Birlikte Kullanıldığı Durumlar: Bu sınıfta yeme içme eylemleri kelime itibariyle cümlede mevcuttur. Bu durumu dört cümlede inceleyeceğiz:
×         Evimizde bedavadan yiyip içip yatıyor, ısınıyorsun! (s.53)
×         Ne yiyip ne içiyoruz… (s.52)
×         Çünkü dört günden beri ne bir şey yiyorsun ne de içiyorsun! (s.181)
×         Ah efendim, çocukların üç günden beri bir lokma ekmek bulamadıkları bir durumda, kızcağız ne yiyip içebilirdi ki? (s.53)
b. Anlamca Yeme İçme Eylemlerinin Birlikte Kullanıldığı Durumlar: Bu sınıfta da şeklen yeme ve içme eylemi yoktur ancak sözcüğün anlamı bize bunu çağrıştırmaktadır. Bu durumu tek örnekle belirtmeye çalışacağız:
×         Ne şanssızlık, ben de bugün yeni eve taşınmanın şerefine arkadaşlara bir ziyafet çekiyorum. (s.198)
D. EYLEMLERİN BELİRSİZ OLDUĞU DURUMLAR
Bu sınıfta da eylemlerin hem yeme hem de içme özellikleri olduğu durumlar söz konusudur. Ancak hangisinin olduğunu kestiremediğimiz için bu grupta değerlendirmeyi uygun gördük. Bu durum için de tek örnek vermekle yetineceğiz:
×         Kadın bana yürekten ikramda bulunuyor. (s.185)
SONUÇ
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanının ilk iki yüz sayfasından yola çıkarak hazırlamış olduğumuz incelemede yeme içme eylemlerinin birçok farklı anlama gelebileceğini ve şeklen farklı görünen eylem ya da isimlerin de yeme ve içmeyle alakalı olabileceğini gördük. Yeme ve içme eylemlerini farklı sınıflarda ve alt başlıklarla birlikte değerlendirdik. Toplam 83 fişte topladığımız yeme içme eylemlerini genel hatlarıyla dört gruba ayırdık. Bu grupları da ayrılabileceği en küçük alt birimlere ayırdık. Ve gördük ki günlük hayatın çok içinde olan bu eylemler incelenmeye kalkışıldığında çok önemli ve farklı özelliklere sahip olabiliyorlar.



[I] Seda ÖZTÜRK, Afyon Kocatepe Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi.
[II] Prof. Dr. Doğan AKSAN, Türk Dili ve Edebiyatı Dil Anlam Sözcük, Anadolu Üniversitesi Yayınları, s.2.
[III] Prof. Dr. Muharrem ERGİN, Türk Dili, Bayrak Yayınları, s.8.
[IV] Prof. Dr. Doğan AKSAN, a.g.e. , s.4.
[V] Prof. Dr. Muharrem ERGİN, a.g.e. , s.20.
[VI] Prof. Dr. Muharrem ERGİN, a.g.e. , s.73.
[VII] Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ, Türkiye Türkçesi Grameri (Şekil Bilgisi), Türk Dil Kurumu Yayınları:827, s.6.
[VIII] Prof. Dr. Zeynep Korkaz, a.g.e. , s.527.
[IX] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998
[X] Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1998

4 Mart 2018 Pazar

ANLATIBİLİM (NARATOLOJİ)


Giriş
Anlatıbilim, 1960’lı yıllarda Fransa’da ortaya çıkan ve günümüzde uluslararası geçerliliği olan oldukça dinamik bir araştırma sahasıdır. Anlatıbilim, 1960’lı yılların sonunda başlı başına bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Birçok araştırmacı tarafından kabul gören bir ayrım ile bu disiplini kendi içinde iki döneme ayırmak mümkündür: 1966-1980 yılları arasını kapsayan klasik dönem; 1980-1990 yılları arasını kapsayan Klasik sonrası dönem. Klasik dönem aynı zamanda yapısalcı olarak da bilinir.
1.     Anlatı
“Anlatı” kavramı son yıllarda hem edebiyat teorisinde hem diğer disiplinlerde yaygın bir biçimde kullanılmaya başlamıştır. Anlatı, henüz insanlar onu isimlendirmeden ve nasıl işlediğini anlamadan çok daha önce mevcuttu.[1] İnsanlığın doğuşundan itibaren var olan anlatı çok daha sonra sistematik incelemelerin konusu olabilmiştir. Fludernik, günlük hayatta herkesin birer anlatıcı olduğunu söyler. Frederic Jameson gibi bazı kuramcılar ise, tıpkı dil gibi, “anlatı üretme süreci”nin de insan zihninin temel işlevlerinden biri olduğunu ileri sürmüşlerdir. Barthes, anlatının evrensel olduğunu birçok kez dile getirmiştir. Fudernik anlatının karmaşık ve çeşitli olayları anlamlandırmak ve açıklamak için modeller oluşturmamıza yardım eden temel yapıları sağladığını iddia eder. Kabaca, anlatılar olay dizilerine uygulanan neden sonuç ilişkilerine dayanır.
Anlatı, 1970’lerden itibaren “Anlatıbilim” disiplini altında sistematik bir biçimde incelenmeye başlamıştır. Kapsam olarak ilk dönemlerde edebî anlatılarla sınırlı kalan “anlatı”, 1990’lardan itibaren birçok farklı sahayı içine alacak şekilde genişlemiştir. Bu genişleme, anlatı(nın) tanımlarına da sirayet etmiş ve her disiplin, anlatıyı kendi bakış açısına göre tanımlamaya başlamıştır.[2] Edebiyat teorisinde bile kendi içinde tanım farklılıkları ve uzlaşamama durumları mevcuttur. Bazı anlatı teorisyenleri anlatıyı yalnız “kurmaca anlatı” olarak, bazıları ise hem kurmaca hem gerçek anlatılar olarak açıklamışlardır. Fakat genel olarak araştırmacıların çoğu, “anlatının hem bir temsil olduğu hem de bu temsilin nesnesinin zamansal ve nedensel bir düzen sergilediği” konusunda anlaşmış görünmektelerdir. Prince’ye göre “anlatı” bir ya da birden fazla “anlatıcı” tarafından, bir ya da birden fazla “anlatılan”a aktarılan bir ya da daha fazla gerçek ya da kurmaca “olay”ın temsilidir. Anlatının bir temsil mi yoksa sunum mu olduğu konusu da tartışmalıdır. Aristo’nun ayrımını benimseyenler, sahnede icra edilen öyküler için “sunum”, anlatılan ya da yazılan öyküler için “temsil” ifadesini kullanırlar.[3]
2.     Anlatıbilimin Temel Kavramları
Her anlatı bir “öykü” sunar. Öykü, içinde karakterlerin yer aldığı bir “olaylar dizisi”dir. Bundan dolayı, “anlatı”, karakterlerin hem sebep olduğu hem de başından geçen olaylar dizisini sunan bir “bildirişim” (communication) biçimidir.
Anlatı incelemelerinde üzerinde durulan; anlatıcı, bakış açısı (perspektif), zaman gibi birçok tartışmalı mesele görülmektedir. Metinde “anlatıcının sesini yansıtan” birçok unsur bulunur. Bir okuyucu, metne ait bir sesi “zihindeki kulaklar”la duyabilir; tıpkı “zihindeki gözler”le hikâyedeki olayları görebileceği gibi.[4] Kısaca, bütün romanlar bir “anlatı sesi”ni yansıtır. Fakat bu sesin okuyucuya olan mesafesi değişkenlik gösterir. “Anlatı sesi”ni yansıtan bir metin “anlatısal bir söylem” olarak değerlendirilir. Bir romandaki “anlatı sesi”ni bulmak için “Kim konuşuyor?” sorusu sorulabilir. Bir anlatıcıyla ilgili ne kadar fazla bilgiye sahip olunursa, onun sesinin niteliği ve ayırt edici özelliğiyle ilgili fikirler o kadar somut olur. Anlatı metinleri için şu ses belirticilerinden bahsedilebilir.
*       içerik meselesi
*       öznel ifadeler
*       pragmatik işaretler
Metindeki “bildirişimsel ilişki” (communication) üç şekilde gerçekleşebilir.
*       Kurgusal olmayan bildirişim düzeyinde yazar ve okur arasında (Metin dışı)
*       Kurgusal aracılık (mediation) ve söylem düzeyinde anlatıcı ve dinleyici ya da gönderilen(ler) arasında (Metin İçi)
*       Eylem düzeyinde karakterler arasında (Metin içi)
Chatman’ı (1978) takip eden anlatı kuramcıları, anlatı sesini tanımlarken çoğunlukla “açıklık” (overtness) ve “kapalılık” (covertness) kavramlarını kullanmışlardır. Anlatıcılar daha çok ya da daha az açık; veya daha çok ya da daha az kapalı olabilirler. “Kapalı anlatıcı”lar çoğunlukla belirsiz veya ayırt edilmesi zor bir sese sahiptirler. Kapalı anlatıcı, arka planda kaybolan ve kendini saklayan bir konumdadır.[5] Anlatı tipleri, “bağıntı/ilişki” (relation) kriterine dayanmaktadır. Genette (1980) tarafından önerilen anlatı terimleri şunlardır.
*       homodiegetik (hikâye-içi) anlatı[6]
*       heterodiegetik (hikâye-dışı) anlatı[7]
Genette’nin iki anlatıcı tipi, bir metindeki birinci ve üçüncü şahıs zamirlerinin kullanımıyla paralellik gösterir. Bir anlatıdaki ilişki tipini belirlemek için “tecrübe eden ben”in(expriencing I) varlığını ya da yokluğunu kontrol etmek gerekir. Stanzel’in “anlatı durumları” modelinde ise şu kategorilerden bahsetmek mümkündür.
*       birinci şahıs anlatı durumu
*       yetkili yazar (authorial)
*       figural

3.     Yapısalcılık Öncesi Anlatı Teorilerine Genel Bakış
Anlatı teorisinin kaynağını Platon ve Aristo’ya kadar götürmek mümkündür. Fakat anlatı ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren bilimin konusu olabilmiştir. Anlatıbilim terimi ilk kez 1969’da Todorov’un önerisiyle kullanılmaya başlamıştır. Bu zamana kadar yalnız anlatı teorisinden söz edilebilir.
Anlatı teorisi ya da “teorilerin kökeni”, Platon ve Aristo’nun “mimesis” ve “diegesis” ayrımına dayanır. Bu ayrımdan ilk bahseden Platon’dur. Mimesis, “taklit” ve “gösterme” kavramlarıyla açıklamaya çalışılan bir kavramdır. Kurmaca metinde, karakterlerin diyalog ve monologlarının aynen aktarılması anlamına gelir. Yani, dolaysız bir biçimde taklit esastır. Diegesis, anlatma kavramıyla alakalıdır. Yazara atfedilebilecek bütün sözleri ifade eder. “Mimesis” ve “diegesis” ayrımı üzerine inşa edilen anlatı incelemeleri, öncelikle Friedrich Spielhagen ve Otto Ludwig’in 1800’lü yılların sonunda roman üzerinde yaptıkları teorik incelemelerle, daha sonra da 20. yüzyılın başlarında Charles Bally, Fritz Karph gibi dilbilimcilerin anlatıyla ilgili meselelere eğilmeleri ve dilbilimsel kategorileri anlatı incelemelerinde kullanmaya başlamalarıyla gelişmiştir.[8] Bir diğer önemli ayrım ise, Aristo’nun Poetika[9]’sına dayanır. “Betimlenen dünyada cereyan eden olayların toplamı” ile olay örgüsü (muthos) ayrımı anlatı teorisinin temel dayanaklarından birini oluşturur. “Muthos”, estetik hususlar ve mantıksal gereklilikler dikkate alınarak seçilen ve düzenlenen olaylar kümesini, yani olay örgüsünü ifade eder. Gerçek dünyada cereyan eden olayların seçilerek verilmesi hadisesidir.
17. yüzyılın başından 20. yüzyılın başına kadarki roman teorileri, normatif ve biçimci paradigmalar olarak adlandırılabilir. Bugün bilinen anlamıyla nesir, ancak 18. Yüzyıldan sonra edebiyatın bir parçası olabilmiştir. İlk teorisyenler nesir anlatılarının tematik ve öğretici taraflarına odaklanmışlardır. Tereddüdün kaynağını ise, “Bu yeni edebiyat biçimi eski ‘epos’un niteliksel standartlarına karşı durabilir mi?” sorusu meydana getirmiştir. 20. Yüzyılın başına kadar bu mesele anlatı türleriyle ilgili birçok teorinin odak noktası olmuştur. İlk kuramcılar bu tip normatif sorularla uğraşırken Spielhagen ve Friedemann, biçimsel paradigmayı yeniden gündeme getirmişlerdir. 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde edebi anlatılarla ilgili daha sistematik çalışmalar yapılmaya başlanır. 1910’da Fin Okulu üyelerinden Aarne, Aarne-Thompson İndeksi olarak bilinen kataloğun ilk versiyonunu yayımlamıştır.[10] Edebi anlatıları temel prensiplerine indirgeme konusundaki bir diğer girişim, E. M. Forster’dan gelir. Forster, 1927 yılında “öykü” (story) ve “olay örgüsü” (plot) ayrımını yapar. Bu ayrım zamansal ve nedensel ilişkiyi esas alır.
Saussure ile birlikte dil, “gösterge”lerden oluşan bir “dizge” olarak ele alınmaya ve “iç düzenekler”, yapılar üzerinde durulmaya başlanmıştır. Amaç, her türlü sürecin altında yatan “dizge”yi bulup ortaya çıkarmaktır. Bu noktada Saussure’ün “dil” (langue) ve “söz” (parole) ayrımı önemlidir. Bu ayrımı benimseyen kuramcılara göre anlatı, dilin yapısına benzeyen bir sistemdir. Bu anlatısal sistemin altında birçok değişik anlatı metni yer almaktadır. Saussure’ün “dil”i, “söz”den üstün görmesi gibi; klasik döneme bağlı sayılabilecek anlatıbilimciler, genel olarak “anlatı”yı, bireysel anlatılardan üstün görmüşler, anlatının temel yapısal bileşenleri üzerinde durmuşlardır. Saussure’e göre, her gösterge, “biçim” (gösteren) ve “anlam”dan (gösterilen) oluşur.[11] Buradan hareketle, anlatıbilimsel incelemelerin de genellikle söylem merkezli ve öykü merkezli olmak üzere iki yönelim içerdiği görülmektedir.
Radikal bir kültürel-ideolojik gündeme sahip olan Rus Biçimcilerinin amacı, biçimsel olarak sanatın özerkliğini kanıtlamak olmuştur. 1915-1930 yılları arasında etkin olan Rus Biçimciliği, 20. yüzyıldaki edebiyat incelemelerine farklı bir bakış açısı getirmiştir.[12] Rus Biçimcilerinin anlatıbilime en büyük katkısı, Thomashevsky’nin “fabula” ve “syuzhet” ayrımıdır. Syuzhet, metindeki sıra ve biçimi, yani olay örgüsünü; fabula, olay örgüsünün gerçek yaşamda takip etmesi gereken sırasını ifade eder. Buna göre, “syuzhet”, “fabula”nın yabancılaştırılmasıdır. Thomashevsky’nin bu ayrımı, daha sonra, Fransız yapısalcıları tarafından benimsenip geliştirilmiştir. Boris Eikhenbaum, Roman Jacobson, Vladimir Propp, Viktor Shklovsky, Boris Thomashevsky, Iuri Tynianov gibi Rus Biçimcileri, anlatı teorilerini roman teorilerinden ayırarak bu alanda belirleyici bir adım atmışlardır. Bir bütündeki birimleri teker teker ve birbirinden bağımsız olarak ele almayı bırakmışlardır. Birimler bir “dizge”nin öğeleridir. Bunlar, ancak, içinde yer aldıkları sistemdeki diğer öğelerle ilişkileri oranında anlam, değer ve işlev kazanırlar. Propp, “sistem” ve “yapı” kavramlarının önemini Masalın Biçimbilimi adlı çalışmasıyla kanıtlamıştır. Fakat bu eserin ası önemi, 1958’de İngilizceye çevrildikten sonra anlaşılmıştır. Propp’un işlevsel modeli, “öykünün grameri”ni yapmaya çalışan araştırmacılar için önemli bir referans kaynağı olmuştur. Ayrıca Chomsky’nin “üretici gramer” diye tanımladığı kavram da anlatı teorisine Rus Biçimcilerinden gelen katkılar arasında değerlendirilebilir.
1926 yılında Mathesius ve Jacobson tarafından kurulan Prag Ekolü[13], yalnız dilbilim değil; poetika, estetik, tiyatro, şiir, göstergebilim, anlatı incelemesi, edebiyat teorisi gibi çeşitli alanlarda faaliyet göstermiştir. Ekolün temsilcileri arasında, Mukarovsky, Trubetskoi, Bogatyrev, Wellek, Vodicka, Dolezel gibi isimler yer alır. Prag Ekolü, hem Lévi Strauss’a, dolayısıyla Fransız yapısalcılarına ilham kaynağı olmuş hem 20. yüzyıldaki poetika anlayışına yön veren teoriler geliştirilmesine zemin hazırlamıştır. Vodicka ve Dolezel’in tartışmalı “kurgusal dünyalar teorisi”ne yaptıkları katkılar önemlidir.
20. yüzyılın başlarında, Schissel, Seuffert ve Willhelm Dibelius gibi Alman araştırmacılar, özellikle morfolojik metodu kullanarak anlatıların yapısal unsurlarını ve kompozisyonunu incelemeye çalışmışlardır. 1950’li yıllarda Alman anlatı teorisi bu alandaki en önemli çıkışını yapmıştır. Ebberhard Lammert’in Anlatının Biçimleri, F. K. Stanzel’in Romanda Anlatı Durumları, Kate Hamburger’in Edebiyatın Mantığı gibi eserleri bugün hala geçerliliğini korumaktadır.
Genel olarak 20. Yüzyılın başlarından 1960’lı yıllara kadarki süreçte yapısalcılık öncesi anlatı teorilerinden söz etmek mümkündür. Bu teorilerin üzerinde durduğu belli başlı meseleler vardır. Bunların başında “perspektif” gelir. Henry James tarafından anlatı perspektifi ile ilgili başlatılan tartışmalar önemlidir.[14] Lubbock, James’in teknik ayrımını “gösterme” (showing) ve “anlatma” (telling) şeklinde isimlendirerek ilke haline getirmiştir. Pouillon betimleyici bir yaklaşımla bu çerçeveyi genişletmiştir. Friedman’ın sekiz perspektif biçiminden oluşan kademeli modeli, meseleye sistematik bir yaklaşım getirmiştir. Uspensky, çok daha karmaşık ve katmanlı başka bir model geliştirmiştir. Stanzel, perspektif teorisine fenomenolojik bir açıdan yaklaşmıştır. Stanzel, üç prototipik “anlatı durumu” tanımlamıştır.
*       Birinci şahıs anlatı durumu
*       Yetkili yazar (authorial)
*       Figural
Schmid ise, perspektif konusuyla ilgili en kapsamlı modeli ortaya koymuştur. Yapısalcılık öncesi anlatı teorilerinin üzerinde durduğu bir başka mesele ise “zaman”dır. Müller’in “anlatılan zaman” ve “anlatma zamanı” ayrımı bu noktada önemlidir. Lammert bu yaklaşımı daha detaylı bir biçimde ele almıştır. Lammert’in yaklaşımı, anlatıda zamanla ilgili ilk geniş ölçekli sınıflandırma olarak bilinir. Uzayan, kısaltan, tekrarlayan, duraklatan, yarıda kesen, atlayan, eleyen çeşitli anlatma kipleri ayırt etmiştir. Kate Hamburger, anlatı teorisine felsefi açıdan; Booth ise, retorik ve etik açısından katkılarda bulunmuşlardır.
René Wellek ve Austin Warren tarafından yazılan Edebiyat Teorisi kitabıyla birlikte biçimci (anlatıbilimsel) inceleme yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu yaygınlık özellikle Rus Biçimcileri ve Prag Ekolü’nün etkisiyle İngilizce konuşulan ülkelerde hız göstermiştir. Bu kitap genel olarak biçimci Anglo-Amerikan edebiyat teorisini, özel olarak kurmaca anlatı incelemelerini şekillendirmiştir. Edebiyat araştırmasına “dış” yaklaşımın aksine “iç” yaklaşımı getirme amacı taşır. Pozitivist yöntemlerden uzak durmuş, “edebiyat nesnelerinin tabiatına odaklanan edebiyat teorisi” geliştirmenin peşinde olmuştur. Yani metin merkezli bir yaklaşım öncelenmiştir.
4.     Fransız Yapısalcılığı ve Anlatıbilimin Ortaya Çıkışı: 1966-1980
Fransız yapısalcılarının amacı, anlatının sistematik ve biçimci analizini yapmak olmuştur. Roland Barthes, Gérard Genette, A. J. Greimas, Todorov, Franz Stanzel, Seymour Chatman ve Shlomith Rimmon-Kenan gibi yapısalcılar anlatı teorisine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Yapısalcı anlatıbilimciler, anlatı biçimlerini evrenselleştirme eğiliminde olmuşlar, anlatıların biçimsel özellikleriyle ilgili “nesnel” bir tanımı ve açıklamayı hedeflemişlerdir. “Klasik” olarak adlandırılan yapısalcı anlatıbilimin yaygınlaşmasında, Fransız yapısalcılarının rolü büyüktür.
Anlatıbilim, yöntemsel açıdan tutarlı, yapı-merkezli bir anlatı teorisini biçimi olarak tanımlanabilir. Bu yeni paradigma, 1966’da Fransa’da çıkan Communications dergisinde yayımlanan “Anlatının Yapısal Analizi” başlıklı özel bir sayıyla herkese ilan edilmiştir. Bu sayıda Barthes, Umberto Eco, Genette, Greimas, Todorov, Metz gibi önde gelen yapısalcıların makalelerine yer verilmiştir. Fransızca “narratologie” terimi ilk kez 1969 yılında Todorov’un yazdığı Decameron’un Grameri adlı kitapta kullanılmıştır. Bu yeni yapısalcı yaklaşım temelde üç geleneğin tesiriyle gelişmiştir.
*       Rus Biçimciliği ve Propp’un morfolojik yaklaşımı
*       Saussure geleneğine bağlı yapısal dilbilim ve Lévi Strauss’un yapısal antropolojisi
*       Chomsky’nin üretici-dönüşümsel dilbilgisi
Fransız yapısalcıları, Thomashevsky’nin fabula-syuzhet olarak ayırdığı anlatının iki boyutunu yeniden ele almışlardır. Thomashevsky’nin fabula-syuzhet kavramlarına karşılık; Todorov “histoire” (öykü) ve “discours” (söylem), Genette “histoire” ve “récit” terimlerini kullanmıştır. 1966’dan 1972’ye kadarki dönemde anlatıbilim daha çook “öykü” üzerinde odaklanmıştır. Greimas, en soyut düzeyde “anlamlandırma”nın temel yapısı üzerinde yoğunlaşmıştır.[15] Barthes’in “çekirdek” (kernel) ve “uydu” (satellite) ayrımı önemlidir. “Çekirdek” öykünün tutarlılığını sağlayan zorunlu ve gerekli olayları, “uydu” temel olay örgüsünü zenginleştiren detayları temsil eder. Todorov’un dilbilimsel benzeşime dayalı modelinde (Anlatının Grameri) anlatı, dil olarak düşünülür. Buna göre; anlatıdaki eylem (action) gramerdeki fille, karakterler isimlere, karakterlerin nitelikleri ise sıfatlara benzetilir.
Ayrıca, Bremond temsil edilen eylemin mantığıyla ilgili ikili seçeneklere dayanan bir model ortaya koymuştur. Prince, eylemin mantığını ve anlatı gramerini geniş biçimde ele almış ve önceki yaklaşımları birleştirerek sistemli bir hale getirmiştir. Pavel, Bremond’un soyut ikili mantığını oyun teorisiyle birleştirmiştir. Chatman, anlatıbilimin görsel anlatılara da uygulanabilirliğini ispatlamıştır. Bununla birlikte Fransız yapısalcıları bu teorilerin uygulanması ve sağlamasının yapılması konusunda zorluk çekmiştir. Bunun en tipik örneği, Greimas’ın “Anlatıbilimsel Modeli”dir. Bu sistematik ve yöntemsel boşluk Genette tarafından da dile getirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak, Genette Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanının anlatısal kompozisyonunu ve tekniğini detaylı bir şekilde analiz etmeye çalışarak söylem olgusuyla ilgili kapsamlı bir sınıflandırma ortaya koymuştur. Genette’nin “anlatıbilimsel sınıflandırma”sı, edebi anlatıyla ilgili üç işlevsel alanı kapsamaktadır.
*       Zamansal yapının ve temsilin dinamikleri
*       Anlatma kipi ve bunun altında yatan anlatısal bildirişimin mantığı
*       Anlatısal süreç esnasında bilginin bir araya getirilmesi ve iletilmesiyle ilgili ortaya çıkan kısıtlamalar
Genette’nin terminolojisi ve sınıflandırması bir süre sonra anlatıbilimin “ortak dil”i haline dönüşmüştür. Fakat diğer biçimci ve yapısalcıların aksine Genette, bütünüyle tutarlı ve kendi kendine yeten bir anlatı teorisi geliştirme niyetinde olmamıştır.
5.     Klasik Sonrası Anlatıbilim: 1980-1990
Klasik (yapısalcı) anlatıbilim, 1970lerin sonuna doğru yerini “Klasik Sonrası Anlatıbilim”e bırakmıştır. Klasik anlatıbilime bir dereceye kadar karşı olmakla birlikte ondan tam bir kopuş söz konusu değildir. Klasik anlatıbilimin bazı kavramları kullanılmaya devam etmiştir. Takip eden on yıl boyunca, yani 1980-1990 yılları arasında klasik sonrası anlatıbilimde iki ana eğilim göze çarpmaktadır: Birincisi, anlatıbilimin kapsamının edebî anlatının ötesine geçerek genişlemesi; ikincisi, diğer disiplinlerden teori ve kavramlar ithal etmesi. Bu süreç, o dönemde beşeri bilimlerde görülen yapısalcı yöntemlerden yapısalcılık sonrası yöntemlere geçişi de yansıtmaktadır.[16]
Chatman, Story and Discourse: Narrative Structure in Fiction and Film (1978) adlı eseriyle anlatıbilimin görsel sanatlara uygulanabileceğini göstermiştir. Mieke Bal ve diğer araştırmacılar; anlatıbilimin metinlerarasılık, medyalararasılık gibi çapraz-metinsel olguların ve çokseslilik gibi metin-içi olguların analizinde kullanılabileceğini kanıtlamışlardır. Culler, Derrida’nın yapı-sökücülüğünü tanıtmış ve “öykü”nün “söylem”i değil, “söylem”in “öykü”yü doğurduğunu iddia etmiştir. Lanser cinsiyetin, anlatıcı profilinin, bakış açısının ve sunuş kipinin anlatıbilimsel analizinde sistematik bir kategori olarak yer alması gerektiğini öne sürmüştür. Pavel ve Dolezel, daha soyut bir düzeyde, anlatıbilimsel modele biçimsel mantık ve “mümkün dünyalar teorisi”ni de dahil ederek genişletmişlerdir. Bunlar örtük, kurgusal karakterlerin umutları, istekleri vb. vasıtasıyla gösterilen gerçekleştirilmemiş, sanal anlatıları açıklamaktadır.[17]
Bu modeller hayata geçmemiş olsa da teorik olarak alternatif bir olay akışının mümkün olduğuna dikkat çeker. Ryan, bu akıl yürütme biçimini biraz daha ileriyle götürmüş ve bunu yapay zekanın benzeşim modeliyle ilişkilendirmiştir. Anlatıbilimin klasik sonrası döneminde, anlatıbilimsel kavramların ve teorilerin diğer disiplinlere “ihracatında” büyük bir artış görülmüştür. Bütün bunlar “anlatıya dönüş” diye adlandırılan eğilime katkı sağlamıştır.
6.     Klasik Sonrası Anlatıbilim ve “Yeni” Anlatıbilimler: 1990’dan Günümüze
Zaman içinde yapısalcı anlatıbilimin sistematik olma ve mantıksal tutarlılık endişesi yerini daha pragmatik bir anlatı teorisi ihtiyacına bırakmıştır. Anlatıbilimin odak noktası, metin-temelli olgulardan sözlü anlatılar ve edebi olmayan anlatıların bilişsel işlevlerine doğru bir geçiş göstermiştir.[18] Böylece anlatıbilimsel araştırmalarda yeni bir çağ açılmıştır. Gibson gibi araştırmacılar, yapısalcılar tarafından geliştirilen bütün kavramsal düzeneğin kökten yıkılması gerektiğini bile savunmuşlardır.
Klasik sonrası dönemde disiplinlerarasılık büyük önem kazanmıştır. Yaklaşımların birçoğu anlatıbilim ile dilbilim, bilişsel psikoloji, edebiyat, kültür tarihi, kültür teorisi, felsefe gibi disiplinler arasında bir köprü kurmaya çalışmaktadır. Gerek yapı-sökücülerin ve postmodernistlerin, gerekse diğer araştırmacıların eleştirileri dolayısıyla, tarih ve ideolojinin kültürel ve felsefi meselelerine duyulan ilginin canlanması yapısalcıların sistematikliğiyle bir araya gelerek birçok yeni yaklaşım ortaya çıkarmıştır.
Eleştirel biçimde konumlanmış bu anlatıbilimsel model ve teoriler yöntemsel açıdan heterojen bir görünüm arz eder. Herman bu durumdan hareketle, “çoğul ve yeni anlatıbilimler” kavramını ortaya atmıştır. (1999) Anlatıbilim son zamanlarda, teorik gelişmeler dışında, kurumsal ve örgütsel yapıların ortaya çıkışıyla da büyük ivme kazanmıştır. Klasik sonrası yaklaşımların anlatı karşısındaki en önemli ve yeni eğilimleri ise şöyle sıralanabilir.
*       Bağlamcı, tematik ve ideolojik yaklaşımlar
*       Anlatıbilimin edimbilim/pragmatik, retorik ve etikle ilgili çeşitleri
*       Anlatıbilimin bilişsel ve alımlama teorisi odaklı çeşitleri
*       Anlatıbilime dilbilimsel yaklaşımlar ve katkılar
*       Felsefi anlatı teorileri
*       Anlatıbilimin türlerarası ve medyalararası çeşitleri

7.     Anlatı Teorisinde Son Eğilimler ve Gelişmeler
Anlatıbilim, özellikle Almanca konuşulan ülkelerde büyük gelişim göstermiştir. Üniversitelerin edebiyat bölümlerinin müfredatının önemli bir bölümünü Anlatıbilim oluşturur. Stanzel’in Anlatı Teorisi adlı eseri, standart öğretim materyali olarak okutulur. Stanzel ve Lammert dışında, Helmut, Bonheim ve Wilhelm Füger gibi araştırmacılar anlatıbilime önemli katkılarda bulunmuşlardır. Amerika’da psiko-analitik modeller anlatı araştırmalarına dahil edilmiş (Brooks, Chambers), feminist yaklaşımlar uygulanmış (Warhol, Lanser), eleştirel söylem ve ideolojik modeller talep görmüştür. (Cohan ve Shires, Armstrong ve Tennenhouse) İsrail’de daha çok retorik odaklı anlatıbilim incelemeleri ön plana çıkmıştır.
Son yıllarda bu sahada ön plana çıkan Çin’de önemli çalışmalar yapılmıştır. Dan Shen öncülüğünde kurulan Çin anlatıbilimi, özellikle Klasik Çin anlatılarının kendine özgü yapısını inceleyerek Batı kökenli anlatılarda bulunmayan bazı “anlatı kipleri” tespit etmiştir. Günümüzde anlatıbilime yön veren isimler arasında, İsrail’den Meir Sternberg, Slomith Rimmon-Kenan, Tamar Yacobi; Almanya ve Avusturya’dan Wolf Schmid, Manfred Jahn, Ansgar Nünning, Monika Fludernik, Werner Wolf; Amerika’dan David Herman, James Phelan, Brian McHale, Peter Rabinowitz, Susan Lanser, Robyn Warhol gibi isimler sayılabilir. Ayrıca, Fransa, İspanya, Belçika, Hollanda, İskandinav ülkeleri ve eski Doğu Bloğu ülkelerinde de güçlü bir anlatıbilim geleneği oluşmakta ve gelişmektedir.
Günümüzdeki en önemli anlatıbilim dergileri arasında Tel Aviv’de basılan Poetics Today, Amerika’da yayımlanan Style, Narrative, Journal of Narrative Theory, Narrative Inquiry ve Almanya’da çıkarılan Poetika, Germansich-Romanische Monatsschrift gibi dergiler yer almaktadır. Anlatıbilimin son yıllardaki popülerliği dolayısıyla bunlara, basılı veya elektronik birçok dergi daha eklenmiştir.
Sonuç
Anlatı teorisi, 20. yüzyılın ikinci yarısında Anlatıbilim’in başlı başına bir bilim dalı olarak kurulmasıyla birlikte sistematik bir hal almıştır. 20. yüzyılın sonlarından itibaren displinlerarası bir alan haline dönüşerek uluslararası bir saygınlığa ulaşmıştır.    
Kaynakça
Çıraklı, Mustafa Zeki. Anlatıbilim: Kuramsal Okumalar. Hece Yayınları, Ankara 2015.
Dervişcemaloğlu, Bahar. Anlatıbilime Giriş. Dergâh Yayınları, İstanbul 2014.
Jahn, Manfred. Anlatıbilim: Anlatı Teorisi El Kitabı. Çev. Bahar Dervişcemaloğlu, 2. Bs. Dergâh Yayınları, İstanbul 2015.



[1] Bahar Dervişcemaloğlu, Anlatıbilime Giriş, Dergâh Yayınları, İstanbul 2014, s.45.
[2] age, s.50.
[3] age, s.53.
[4] Manfred Jahn, Anlatıbilim: Anlatı Teorisi El Kitabı, çev. Bahar Dervişcemaloğlu, 2.bs., Dergâh Yayınları, İstanbul 2015., s.13.
[5] Bkz. Saklanma Stratejileri.
[6] Anlatıcı, hikâyedeki karakterlerden biridir.
[7] Anlatıcı, hikâyede eylem düzeyinde yer alan bir karakter değildir.
[8] age, s.16.
[9] “(…) anlatıbilimin temel ayrımlarının ve kategorilerinin büyük kısmı, kaynağını Aristo’nun Poetika’sından almaktadır.” (age, s.17)
[10] Bu yapısal katalog çalışması Propp’un incelemesinden çok daha erken tarihlidir.
[11] Karmaşık bir gösterge olan anlatısal metin için de şöyle bir ayırım formüle edilebilir: Gösteren “söylem” (discourse); Gösterilen “öykü” (story)
[12] Bkz. Shklovsky’nin “Yabancılaştırma Prensibi”
[13] Prag Dilbilim Çevresi.
[14] Henry James’in “Göstermeye Dayalı Anlatma Yöntemi” (Karakterin Epistemolojik Bakış Açısı)
[15] Göstergebilimsel Dörtgen.
[16] age, s.32.
[17] age, s.33.
[18] Fludernik’in “Doğal Anlatıbilim”i (1996)

7 Ekim 2017 Cumartesi

Türkçenin Dudaklarısın Sen

hayrolsun diyorum / gündüz gözüyle

Biçim

anıları kar topluyor inceden / kesik kesik anlatıyor büyük bir sevdadan kaçışını / unutma mesafesi koymamış yine de

Enver Ercan'ın Varlık Yayınları'ndan çıkan şiir kitabı. Elli bir sayfadan oluşan kitap dört bölüme ayrılmış ve bu bölümler birer epigrafla belirtilmiştir. İlk bölüm Max Frisch'in "İnsan nedir ki?" cümlesiyle açılır. Bu bölümdeki tek şiir Di adını taşımaktadır. yüzüm sana değse / sürçüyor zaman / daracık odalarda / ben kâfir, sen müslüman. İkinci bölüm William Shakespeare'nin "İnsan rüyalarında büyür." sözüyle açılıyor. Bu bölümde Rüya adını taşıyan dokuz tane şiir mevcuttur. Bunlar: 1. Rüya / Dağlarca'nın Evinde, 2. Rüya / Oktay Rifat'ın Evinde, 3. Rüya / Sabahattin Kudret'in Evinde, 4. Rüya / Attilâ İlhan'ın Evinde, 5. Rüya / Metin Eloğlu'nun Evinde, 6. Rüya / Can Yücel'in Evinde, 7. Rüya / Cemal Süreya'nın Evinde, 8. Rüya / Metin Altıok'un Evinde, 9. Rüya / Ece Ayhan'la Evimde. ikimiz de susuyoruz / hayırlara vesile. Üçüncü bölüm Cemal Süreya'nın "İnsan her durumda başka biridir." dizesiyle açılır. Bu bölümde on bir şiir yer almaktadır: Haklısınız, Kedi? ve Ben, Kimse Kımıldamasın!.. Yürü Bre Kenan Paşa..., Deprem Senaryosu, Şıp Şıp, Ah Kalbim, "Her Şey Güzelecek", Tanrı, Genç Kız ve Ben, Son Tahlilde, Ayna. kalp kırmak istemem ama / her şiir sahibine benzer / kimi daha yazılırken / teslim eder ruhunu / kimi ölü bile / geçirilemez ele. Dördüncü ve son bölüm Marx'ın "Herkes nasılsa insan öyledir..." sözüyle açılır ve Dudak Tiryakisi isimli tek bir şiirden ibarettir. rüzgârında dağılıyor / dalgınlığın külleri.

Görüş

tabii ki ben her zaman gencim / yaşlanmak / siz ölümlüler için...

Bu şiir kitabı Enver Ercan ile taşışmama vesile oldu. 2014 yılında şairin onuruna düzenlenen bir sempozyumda şairi dinleme ve şairin imzalı kitabına erişme fırsatım olmuştu. Uzun yıllar Varlık Yayınları'nın editörlüğünü de yapmış olan şairin yayıncılık alanında sarsılmaz bir adı var. Fakat ben bu kitaptaki şiirlerle derinlemesine bir bağ kuramadığımı itiraf etmek zorundayım. Enver Ercan'ın şiir alanındaki yetkinliğini sorgulamaktan kaçınmakla birlikte şairin diğer şiir kitaplarına da bakmayı düşünüyorum. Şiir fazlaca kişisel bir edebi saha. Bu yüzden bu kitabı şiir severlere tavsiye etmeden bu yazıyı bitirmek istemiyorum. 

Künye

galiba bir tek kalbim sağlam / o da pek fazla kullanmadığımdan

Enver Ercan, Türkçenin Dudaklarısın Sen, Varlık Yayınları, İstanbul 2014. 


 

16 Eylül 2017 Cumartesi

Molière'den Cimri

Cimri

Bir adam çeyiz istemeyince başka nesine bakılır artık?


Komedi denince akla ilk gelen isimlerden olan Molière'in en bilinen oyunu olan Cimri'yi bir kez daha okuduğumda bir esere neden "klasik" dendiğini hatırladım. 17. yüzyılda kaleme alınmış ve sahnelenmiş bir oyunun günümüzde okuyucusunu halen gülümsetebilmesi onun klasik olduğunun en bariz delili değil de nedir? Elbette bu "kalıcılık" ta eseri çeviren Sabahattin Eyüboğlu'nun çok büyük bir yeri olduğunu göz ardı etmeyelim. Oyun yabancı bir dilde yazılmamış gibi okutturuyor kendini. 

Benim okuduğum kopya İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkıyor. Dediğim gibi Sabahattin Eyüboğlu'nun eli değmiş bir eser. Su gibi akıyor. Ayrıca oyundan önce Eyüboğlu'nun kaleme aldığı bir ön söz de  kitapta yer alıyor. Ayrıca çeviri Ulvi Uraz'a ithaf edilmiş. Ön söz şu bölümlerden meydana geliyor: Molière'in Çağı, Molière'in Hayatı, Molière ve Tiyatro, Cimri ve Cimri Çevirileri. 

Klasik bir komedi oyunu olan Cimri beş perdeden müteşekkildir. Baş karakter Harpagon adıyla anılan iki çocuklu, dul bir adamdır. Harpagon paraya düşkünlüğü ve cimriliğiyle öne çıkan bir karakterdir. Cimri komedi türleri içerisinde karakter komedisine yakındır. Her iyi komedide olduğu gibi güldürürken düşündüren, toplumsal aksaklıklara parmak basan Cimri'de bu eleştiriler incelikle verilir. Bu eleştiriler genellikle Valère denen Harpagon'un kızının sevgilisi tarafından ortaya konur.

"Hadi canım sende! Hekimler hastalıktan ne anlar! Sen istediğin hastalığı uydur; hekimler bir yolunu bulup hastalığını sahici yapar, nereden geldiğini de söylerler." (Valère, Perde I, Sahne V)


Molière, Cimri, çev. Sabahattin Eyüboğlu, 17. bs., Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2015.
Özgün Adı: L'avare





13 Ağustos 2017 Pazar

Tanpınar'ın Yarım Kalan Romanı: Aydaki Kadın

Tanpınar'ın Yarım Kalan Romanı: Aydaki Kadın

Yarım kalmış roman bir tarafında br vicdan azabı gibi bekliyordu.



Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "dörtte üçü tamamlanmış" olan eksik romanı Aydaki Kadın, yazarın öğrencilerinden Güler Güven'in emekleriyle meydana gelmiş bir eserdir. Tanpınar'ın "dağınık müsveddelerinden" oluşan bu roman da yazarın ilk romanı Mahur Beste gibi yarımdır. Tanpınar'ın bu roman üzerinde yıllarca çalıştığı bilinir. Hatta romandan "eserim" diye bahsetmesi önemli bir detaydır. Aydaki Kadın bir aşk romanıdır. Elbette Tanpınar'ın aşk romanı İstanbul, Boğaz ve deniz olmadan tahayyül edilemez. Bu anlamda bu eser "tam bir Tanpınar romanı"dır denilebilir. Dönemin siyasi ve günlük hayatına da ışık tutan bu eser Tanpınar okumayı sevenler için bulunmaz bir hazine. Bu anlamda Güler Güven'in tanıtımı ve emeği göz ardı edilmemelidir. 

Aydaki Kadın

Her gittiğim yere Leylâ'yı daha evvel gelmiş buldum.


Dergâh Yayınları'ndan çıkan elimdeki nüsha İnci Enginün'ün bir "Sunuş" u ve Güler Güven'in "Ön Söz"üyle başlar. Roman iki ana bölümden oluşmaktadır: İç İçe ve Karşı Karşıya. Kitabın sonunda bir ekler bölümü bulunmakta ve bu bölüm romanın planını ve Güler Güven'in eseri tanıttığı bir makalesi ni içermektedir. 

Güler Güven'in bu eseri yaklaşık dört bin sayfalık müsvedde içerisinden çekip çıkardığı anlaşılır. Tanpınar'ın romanın notlarını eski harflerle tuttuğu belirtilir. Romanın iki ana şahsiyeti olan Leyla ve Selim tam anlamıya Tanpınar'a has karakterlerdir. Selim Tanpınar'ın kişiliğinden ve hayatından izler taşır. Huzur'da nasıl müzik basın bir sanat olarak kendine yer edinmişse bu romanda da resim ön plandadır. 





"Aydaki Kadın diye bundan (Saatleri Ayarlama Enstitüsü) çok ayrı, çok başka, daha derin ve ferdî meseleleri ele alan bir romanım var. Fakat ne zaman bitireceğimi bilmiyorum." (Edebiyat Üzerine Makaleler)



Ahmet Hamdi Tanpınar, Aydaki Kadın, Haz. Güler Güven, 2.bs., Derhâh Yayınları, İstanbul 2009.

YERALTI

YERALTINDAN NOTLAR HAKKINDA                        GİRİŞ             Romanın ortaya çıkışı Avrupa’nın Rönesans’la yaşadığı bü...